Türkiye’nin Görünmeyen Mücadelesi: Asabiye

Müslümanların ve vakıfların sessizce yürüttüğü toplumsal direniş
16.01.2026
Türkiye’nin Görünmeyen Mücadelesi: Asabiye

    İbn Haldun’un asabiye kavramı, yalnızca tarihsel bir sosyoloji tespiti değildir; aynı zamanda toplumların ayakta kalma refleksini açıklayan zamansız bir hakikattir. Ona göre bir toplumu güçlü kılan şey, silahları ya da zenginliği değil; ortak değerler etrafında kurulan dayanışma bilincidir. Bu bilinç zayıfladığında, toplum henüz fiilen işgal edilmeden çözülmeye başlar.

     Bugün Türkiye’nin yaşadığı kırılma tam olarak budur. Topraklarımız işgal altında değildir; ancak zihnimiz, değerlerimiz ve ortak hafızamız yoğun bir baskı altındadır. Modern çağın sömürgeciliği, artık bayrak dikerek değil; kültür dayatarak, inancı marjinalleştirerek ve yerli olanı değersizleştirerek işlemektedir. Asabiye böylece içeriden aşındırılmaktadır.

    Ülkemizde yıllardır toplumun önüne sistematik biçimde konulan bir söylem dikkat çekmektedir: Dinin kamusal hayattan soyutlanması gerektiği, İslam’ın bireysel alana hapsedilmesi gerektiği ve devlet idaresiyle en ufak bir temasının dahi “tehlike” olduğu iddiası. Bu yaklaşım, tarafsızlık veya özgürlük adına sunulsa da gerçekte toplumun tarihsel ve kültürel omurgasını kırmayı hedefler. Çünkü bu topraklarda devlet, toplum ve inanç hiçbir zaman birbirinden tamamen kopuk olmamıştır.

     İslam’a ait olan sembollerin, kavramların ve yaşam pratiklerinin bilinçli biçimde hor görülmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Başörtüsü, cami, dini cemaatler, vakıflar ve İslami hassasiyetler çoğu zaman “geri kalmışlık”, “çağdışılık” ya da “tehdit” etiketiyle anılırken; kültürümüzle ve tarihimizle hiçbir bağı olmayan yaşam tarzları, düşünce biçimleri ve ideolojiler kurtarıcı olarak sunulmaktadır. Bu bir tesadüf değildir. Bu, asabiyeyi oluşturan ortak referansları dağıtma çabasıdır.

     Bu noktada medya, bazı sivil toplum yapıları ve siyasi söylemler belirleyici bir rol oynamaktadır. Topluma sürekli olarak şu mesaj verilmektedir:
Geçmişiniz sorunlu, inancınız yük, kültürünüz engel.
Bunun yerine ithal edilmiş modeller, evrensellik ambalajı altında pazarlanmakta; yerli olan ise şüpheli hâle getirilmektedir. Oysa İbn Haldun’un açıkça gösterdiği gibi, kendi değerlerine yabancılaşan bir toplum uzun süre ayakta kalamaz.

     Asabiyenin çözülmesi, çoğu zaman “ilerleme” söylemiyle örtülür. Birlik duygusu “tektipleşme” olarak yaftalanır, dayanışma “gericilik” olarak küçümsenir. Böylece insanlar ortak paydada buluşmak yerine, kimlik parçalanmalarına sürüklenir. Bu durum, toplumu güçlü kılmaz; aksine onu dış müdahalelere açık hâle getirir. Buna rağmen bu çözülme mutlak değildir. Toplumun tamamı aynı hızla savrulmamaktadır. Bugün Türkiye’de görünmeyen fakat hayati bir mücadele verilmektedir. Bu mücadele, büyük ölçüde Müslümanların ve onların asırlardır inşa ettiği vakıf geleneğinin omuzlarında yürümektedir. Medyada yer bulmayan, siyasi vitrinlere çıkmayan; ancak ihtiyaç anında ilk el uzatan, boşluk oluştuğunda sorumluluk alan bu yapılar, asabiyenin tamamen dağılmasını engelleyen en önemli toplumsal dayanaklardan biridir.

   Oysa Kur’an ve Sünnet, güçlü bir toplumsal asabiyenin ahlaki temelini sunar. Bu temel; kör bir aidiyet değil, adalet merkezli bir birlikteliktir. Müminlerin kardeşliği, sadece duygusal bir bağ değil; sorumluluk, fedakârlık ve emanet bilinci üzerine kurulu bir toplumsal sözleşmedir. Devlet idaresinin bu ahlaki çerçeveden tamamen koparılması, yalnızca dini değil; toplumsal vicdanı da kamusal alandan dışlamak anlamına gelir. Bu ahlaki zemin, Türkiye’de soyut bir ideal olarak değil; vakıflar aracılığıyla yetime ulaşan, yoksulu gözeten, eğitimi ve dayanışmayı ayakta tutan somut bir toplumsal pratik olarak yaşamaktadır.

    Burada savunulan şey, dinin siyasallaştırılması değil; siyasetin ahlaktan tamamen arındırılmasına karşı çıkmaktır. İbn Haldun’un uyardığı gibi, ahlaki zemini kaybolan güç, kısa vadede etkili görünse de uzun vadede yıkıcıdır. Asabiyenin korunması, ancak Kur’an ve Sünnet’in inşa ettiği adalet, merhamet ve sorumluluk ilkeleriyle mümkündür.

   Sonuç olarak Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele, yalnızca ekonomik ya da siyasi değildir; asabiyenin muhafazası meselesidir. Bu da ancak kendi inancına, kültürüne ve tarihine güvenen bir toplumla mümkündür. Yerli olanı aşağılayan, İslamî olanı ötekileştiren ve dışarıdan dayatılan modelleri tek kurtuluş yolu olarak sunan anlayışlar, ne kadar modern görünürse görünsün, toplumsal çözülmenin önünü açmaktadır.

    Bugün Türkiye’de asabiyenin tamamen çözülmemiş olması bir tesadüf değildir. Bu durum, büyük ölçüde Müslümanların kendi inançlarından beslenen sorumluluk bilincine ve vakıflar üzerinden kurdukları dayanışma ağlarına borçludur. Devletin, piyasanın ya da ideolojik yapıların geri çekildiği alanlarda, toplumsal vicdanı ayakta tutan bu sessiz yapılar, görünmeyen mücadelenin asli taşıyıcılarıdır.

   İbn Haldun’un asırlardır süregelen uyarısı bugün de geçerlidir:
Asabiyesini kaybeden toplum, başkasının hikâyesini yaşamaya mahkûm olur.
Asabiyesine sahip çıkan toplum ise, kendi istikametini tayin eder.


Yunus Emre KAHVECİ
Sosyal Hizmet Uzmanı


Son Eklenenler

Türkiye’nin Görünmeyen Mücadelesi: Asabiye

Müslümanların ve vakıfların sessizce yürüttüğü toplumsal direniş

  • 16.01.2026

Hangi Orta Çağ? Avrupa ve İslam Dünyasında Aydınla

Bu yazı, takipçimiz "Yunus Emre KAHVECİ " tarafından kaleme alınmıştır.

  • 17.10.2025

Pervâne Misali Yanmak

Bu yazı, takipçimiz "Efsa Nur Hökerek " tarafından kaleme alınmıştır. Yazı, pervâne metaforuyla ışığa tutkuyla yönelmenin ve yanmayı göze almanın önemini anlatıyor. Filistin’deki d

  • 03.10.2025